Lütfen Bekleyiniz...
 
               

 

İçli köftecinin içli hikayesi

Maraş’ta zengin bir gıda toptancısıyken iflas eden Ali Topçuoğlu 12 yıldır Beyoğlu’nda içli köfte satıyor. Çocukluğundan beri hiç vazgeçmediği kravatı, "laci" ceketiyle Beyoğlu’nun en şık sokak esnafı olan Topçuoğlu, içli köfte satmak zorunda kaldığı ilk günü unutamıyor: "Dışarıda kar yağıyordu ama ter üzerimden çıkıyordu benim. O kadar utandım ki..."
     MEHMET KENAN KAYA

     O; "bol ütülü" gömleği, kravatı, fiyakalı "laci ceketi"yle Beyoğlu’nun en şık sokak esnafı. Adı, Ali Topçuoğlu... Yıllardır İstiklal Caddesi’nde, Atlas Pasajı’nın girişinde içli köfte satıyor.
      İlginç olan, Topçuoğlu ne şık görünüşü ne de tavrıyla bir sokak satıcısına benziyor. Hani, dikkat etmeseniz, önünde beyaz örtülü bir sepet, pasaj önünde hiç kıpırdamadan duran bu adamın bir şey sattığını bile anlamıyorsunuz. Olsa olsa "Ne işi var burada?" diye düşünüyorsunuz.
     Beyoğlu’nun vazgeçilmez siması Ali Bey’le güneşli bir kış günü Beyoğlu’nda bir kafede buluşuyoruz: Tahmin ettiğim gibi röportaja da iki dirhem bir çekirdek geliyor. "Yıllardır Beyoğlu’ndasınız, sizi hiç kravatsız görmedim" diyorum, "Evet, çocukluğumdan beri hiç çıkarmadım. Güzel giyinmeyi çok severim" diyor. "Sokakta içli köfte satan bir adamın bu kadar özenli giyinmesine alışık değil kimse ama, artık yadırgamıyorlar beni."
     Sonra çaylar geliyor ve o, 66 yıl önce Maraş’ta başlayan hayat hikayesini bazen tebessümle, bazen gözleri dolarak anlatmaya başlıyor. Titizlikle seçtiği sözcüklerle yoksulluğun, çaresizliğin, hayata karşı direnmenin resmini çiziyor. Ustalığını görünce anlıyorum ki, artık kravatlı, ceketli bir sokak satıcısı değil, enikonu bir "çelebi" var karşımda...
     
     "Çocukluğumdan beri kravat takarım"
Köfte satmaya nasıl başladınız?
     1988’de. O yıl Maraş’tan İstanbul’a geldik. Yapacağım başka bir iş yoktu.
     
Neden geldiniz İstanbul’a?
     Maraş’ta kuru gıda toptancısıydım. Durumumuz çok iyiydi. Hatırı sayılan bir aileydik. Sonra alacaklarımızı toplayamadık, ne olduğunu bile anlamadan bütün işimiz battı. Maraş’ta tutunamayınca çocukları bırakıp hanımla birlikte İstanbul’a geldik. Beyoğlu’nda bir otele yerleştik. 3 buçuk ay kaldık o otelde. Hiç paramız yoktu. Çok perişan olduk. Aç kaldığımız bile oldu. Ama kimseye hissettirmedik.
     
Tanıdıklarınız yok muydu?
     Vardı ama herkes bizi zengin sanıyordu hâlâ. İş kurmaya geldiğimizi düşünüyorlardı. Yoksulluğumuzu hiç duyurmadık. Mesela otelden yemeğe gidiyor gibi çıkardık hanımla, Taksim’de saatlerce oturur sonra geri gelirdik. Halbuki açtık ve bir şey almaya paramız yoktu.
     
Otel parasını nasıl ödüyordunuz?
     Bir gün Maraşlıların çıkardığı bir dergide bir çocukluk arkadaşımın ismini gördüm. Hanıma "Ben bu arkadaşıma sırrımı verebilirim" dedim. Gaziosmanpaşa’da bir atölyesi varmış. Gittim. Bana biraz para verdi. Oteldeki hesabımı kapattım. Sonra onun atölyesinde bir odaya yerleştik.
     
Atölyede yaşadınız yani...
     Evet, çok berbat bir odaydı. Leş gibi bir yerdi. Hanım görünce üzüntüsünden bayıldı. Ben de halime mi yanayım, hanımın durumuna mı, başladım ağlamaya. Ayılınca "Hadi Ali, Maraş’a gidelim artık, hiç değilse kendi memleketimizde ölürüz" dedi.
     
Ama dönmediniz...
     "Birkaç ay daha dayanalım" dedim. O odada bir süre idare ettik. Sonra bir ev bulduk Gaziosmanpaşa’da. Ev sahibi, kılığımızı kıyafetimizi görünce "Beyefendi, bu ev size göre değil, beğenmezsiniz" dedi. Gerçekten de ev kötüydü ama o odadan sonra şato gibi geldi bize. Kimse içini bilmiyor ki... Adama "İdare ederiz" dedim ve evi tuttuk. Sonra yatacak bir şeyler almak için Topkapı’ya gittik. Paramız az olduğu için eskilerinden bir yatak seçtim. Dükkan sahibi "Beyefendi siz ne yapacaksınız o yatağı, temizini vereyim size" dedi. Ben "Paramız yok" deyince, "Parasını bir ara getirirsin, getiremezsen de helal olsun" deyip temiz bir yatak verdi bize. Hayatım boyunca o kadar üzüldüğümü hatırlamıyorum hiç.
     
Bu arada iş bulabildiniz mi?
     Bulamadım. Ama bir gün hanım bana, "Ali, Maraş’tan çok uzaktayız. Burada kimse tanımaz seni. İçli köfte yapsam satar mısın?" deyince, "Satarım" dedim. Bir tenceremiz vardı. Komşudan da küçük bir tüp bulduk. Hanım 20-30 tane köfte yaptı. Ben de alıp bir kahveye götürdüm satmak için.
     
Kahveye de yine böyle kravatlı, takım elbiseli mi gittiniz?
     Tabii, tabii. Çocukluğumdan beri böyle giyinirim. Hatta Maraş’tayken bir giydiğimi bir daha giymezdim.
     
Bu kadar şık bir sokak satıcısını görünce şaşırdı mı insanlar?
     Önce anlamadılar. Elimde küçük bir tencere vardı. Daha önce kahvede oturmuşluğum bile yoktu. Sanki bir an gözüm görmez oldu. Sıkıldım, dışarıda kar yağıyordu ama ter üzerimden çıkıyordu benim. O kadar utandım ki. Adamlar yanıma geldi. Tencereyi elimden aldılar. "Ne satıyorsun amca?" dediler. İşte o an kendimi tutamadım. Hüngür hüngür ağlamaya başladım.
     
Satabildiniz mi o gün köfteleri?
     Evet, hepsini aldılar. Sonradan öğrendim ki, adamlar o gün "Bu adamın başında muhakkak bir şey var" diye düşünüp, hepsini almaya karar vermişler. "Bugün satamazsa bir daha cesaret edemez" diye...
     
     "Hyatt Regency ve Hilton’a da sattım"
Sonra alıştınız mı?
     Yavaş yavaş herkes tanımaya başladı beni. Çok ilgilendiler. Sattıkça Maraş’taki borçlarımı ödemeye başladım. Borçlu çıkmıştım Maraş’tan.
     
Beyoğlu’na ne zaman geldiniz?
     Üç yıl sonra geldik. Bu arada çocuklar boş kalmasın diye Radyoevi’nin kantinini aldım. Ama beceremedik. Dolar üzerinden çok borç aldım. Hâlâ o borçları ödüyorum.
     
Kaç köfte satıyorsunuz günde?
     200 kadar. Eskiden 250-300 tane satıyordum. Hilton, Hyatt Regency gibi oteller de alıyordu o zaman. Fatura kesemediğim için almıyorlar şimdi.
     
Köfte sattığınız bile anlaşılmıyor. Nasıl satıyorsunuz bu kadar köfteyi?
     Bilenler alıyor. Müşterilerim hiç değişmedi. 10 yıldır gelenler bile var.
     
Borçlarınız bitmedi mi hâlâ?
     Dövizle borçlandığımız için bitiremedim. Hesap ettim, 100 milyara yakın ödemişim. Hâlâ da 12 milyar var ama buna bile seviniyorum. Çok çile çektim. Yoksa sabah 5’lere kadar durur muyum orada?
     
     Müşterinin kürk mantosu yanınca...
     Bir gece bir erkekle kürk mantolu bir bayan geldiler. Kıştı, önümde ısınmak için küçük bir tüp vardı. O sırada bayan -biraz da alkollüydü- "Sizi öpebilir miyim?" dedi. Çok utandım. Sonra tam öptüğü sırada kürkü tüpten alev aldı ve yanmaya başladı. "Ben aman yanıyorsunuz" dedim. "Önemli değil, yansın varsın" dedi. O çift hâlâ ara sıra uğrayıp köfte alırlar benden.