| |
|
|
|
Eskiden İstiklal Caddesi'nde, Atlas Pasajı'nın girişinde dururdu. Önünde beyaz örtülü küçük bir tezgah, yanında ısıtıcılı bir tüp. Ve üzerinde lacivert bir takım elbise. Nedense son birkaç aydır sinemanın karşısındaki metruk bir binanın önüne geçti; artık orada 'içliköfte' satıyor.
Ali Topçuoğlu ya da Beyoğlulular'ın bildiği ismiyle 'Sabırtaşı Ali Usta' ile yanılmıyorsam ilk kez ben röportaj yapmıştım. Heykel gibi kıpırdamadan duran bedeni, dalgın gözleri ve 'laci' elbisesiyle bir içliköfte satıcısından çok roman kahramanı gibi gelmişti bana.
Neyse, sonunda fazla ısrar edip biraz canını sıksam da Ali Usta'yı bir kafeye götürüp hikayesini anlatmaya ikna ettim. Usta, Maraş'ta kuru gıda toptancısı zengin bir işadamıyken alacaklarını toplayamamış ve ardında milyarlarca lira borç bırakarak iflas etmişti.
Sonrası ise tam bir çırpınma hikayesiydi. Önce karısıyla birlikte İstanbul'a gelip küçük bir otel odasına sığınmış ve her şey ters gidince düpedüz aç kalmıştı. Usta o günleri anlatırken 'Yoksulluğumuzu kimseye belli etmemek için akşamları yemeğe çıkıyormuş gibi otelden ayrılıyor, gece yarılarına kadar Taksim'de bir bankta oturuyorduk. Böylece otel görevlileri de açlığımızdan haberdar olmuyordu' diyordu. Çünkü Ali Usta'ya göre yoksulluk, katlanabilir ama asla afişe edilemez bir şeydi.
Ali Usta, İstanbul'daki macerasında sonra birçok iş deneyip başarısız oldu. Bazen eskicilerden yırtık yorganlar satın alıp penceresi bile olmayan işyeri depolarında yatıp kalktı. Gece yarıları hiç uyumadan karısının yüzüne bakıp ona hissettirmeden ağladı. Sonunda bildiği bütün çareler tükendi ve geriye yapacak tek bir şey kaldı: Karısının yaptığı içliköfteleri satmak. Şimdi, pazar günü rehaveti içinde çok da can sıkmak istemiyor ama Usta'nın içliköftecilikteki ilk gününü anlattığı şu sözler de hiç çıkmıyor aklımdan: 'Bir tenceremiz vardı. Komşudan da küçük bir tüp bulduk. Hanım 20 tane köfte yaptı. Ben de bir kahveye götürdüm satmak için. Daha önce kahvede oturmuşluğum bile yoktu. Sanki bir an gözüm görmez oldu. Sıkıldım, dışarıda kar yağıyordu ama ter üzerimden çıkıyordu. O kadar utandım ki. Adamlar yanıma geldi. Tencereyi elimden aldılar. 'Ne satıyorsun amca?' dediler.
O an kendimi tutamadım. Hüngür hüngür
ağlamaya başladım.'
Ali Usta'nın o ilk günkü macerasının üzerinden tam 13 yıl geçti. Ve o, 13 yıl boyunca önünde beyaz örtülü sepeti, üzerinde hiç gevşetmediği kravatıyla Beyoğlu'nun önemli simgelerinden biri oldu. Bugüne kadar milyarlarca lira borç ödedi, birkaç
ay daha dişini sıkarsa ve satışlar böyle giderse başka da borcu kalmayacak.
Usta'nın hikayesini şunun için anlattım: İstanbul; tarihine, dokusuna olan ilgisizlik bir yana insan hikayelerinden de mahrum bırakılmış bir şehir.
Oysa onun da bir varoluşu, yaşarken anlatmak istediği bir şeyler varsa, o şeylerin başında bu hikayeler geliyor aslında.
Şimdi anılarınızdan Çiçek Pasajı'ndan Madam Anahit'i, Aznavur Pasajı'ndan Paganini Bülent'i çıkarsanız, Beyazıt'taki 'Tek Şekerli Çınar' ağacını uzun saçlı, uzun sakallı Hüseyin Avni Dede
olmadan düşünseniz, Taksim-Beşiktaş dolmuş durağının Arap kahyasını unutsanız, İstanbul'u da yarım bırakmış olmaz mısınız?
Gerçekleşir mi bilmiyorum ama umarım bir gün İstanbul, insanlarını anlatan bir kitaba ulaşır. Mallerme'nin dediği gibi 'Dünya da bir kitaba ulaşmak için' değil mi zaten?
|
    |
|
|